top of page

Karantina Günlerinde Aşk; Türk Kahvesi


Böylesi enteresan bir zamanda, insan kendiyle baş başa kaldığında düşünmek kaçınılmaz oluyor. Her ne kadar evin içinde yapılacak işlere zaman yetiştiremiyor olsam da, bir takım kararlar almaktan da geri durmadım. Bir müddettir yazı yazmaya ara vermiştim. Yeniden yazma kararı verdim ve bundan sonra yazacağım her astroloji yazısına bir de başka bir temaya sahip ikinci bir yazı yazma kararı aldım. Ne kadar sürdürebilirim göreceğiz. 🤷‍♀️ Umarım başarabilirim. Hem bakalım sizler de sevecek misiniz?

İlk diğer yazı tema konusu ararken, en sevdiklerimden başlayayım dedim. Günümün vazgeçilmezlerinden, başımın tacı, gözümün açanı, sohbetimin neşesi ve tabii ki ciğerimin en derin köşesi, olmazsa olmazım Türk kahvesi ile başlamak istedim. ☕️


Ne de olsa 40 yılda hatırı var bu sayede önümüzdeki yıl yazılarımı okumanızı garanti altına alayım dedim. 🥰


Aslında insanın böyle bir yazıyı yazması için çok çeşitli kahve tatmış olması lazım diye düşünebilirsiniz. Ben bu konuda kendimi şanslı hissederim. Bir çok farklı ülkede veya ülkeye ait kahveleri tatma imkanım oldu. ama işte bir taraftan da en sevdiklerimize daha çok ihtimam gösteriyoruz ya bu aralar, bu da bana kahveyi daha derinden tanıma fırsatı oldu işte. Neticede kahve aynı kahve ama kavrulması, çekilmesi ve pişirilmesindeki farklılıklar türünü belirliyor. Bence açık ara en başarılısı Türk Kahvesi. Belki insanın en yakınındaki, en gördüğü, yani en aşina olduğu en güzel geliyor.


Türk Kahvesi, pişimiyle atalarımızın keşfi, tamamen bize ait. Aslında kavrulma ve pişirilme şekliyle diğerlerinden ayrılıyor. Tadı başka, köpüğü özel, kokusu mis… İkramı bize has. Bir gelenek…

Türk kahvesi geleneği, 2013 yılından beri UNESCO Somut Olmayan Kültürel Mirası listesine dahil edildi.


Kahve, çok enteresan aslında, Habeşistan bugünkü Etiyopya dağlarında bir bitkiyi yedikten sonra yerlerinde duramayan keçilerin 🐐 hareketlerini fark eden misyonerler tarafından keşfediliyor. Muhtemel Arapça “Kaveh” güç kuvvet anlamına gelen kahve ismi buradan evriliyor. Kahve yemeyi deniyorlar ama tadı çok kötü geliyor, kızgınlıkla ateşe atıyorlar.🔥 Çıkan koku çok hoşlarına gidince, pişirme denemelerine başlıyorlar. Bize ise Yemen’de kahve meyvesinin kaynatılarak hazırlanan içeceği beğenen Yemen Valisi Özdemir Paşa tarafından getirilmiş veya diğer bir söyleme göre iki Yemenli girişimci tarafından İstanbul’a getirilmiş olduğu söyleniyor. Ama her iki durumda da zamanlama 1500ler. Elbette bizde pişirme şekli değişmiş. Zira Arapların pişirdikleri kahve ile bizimkinin pek bir alakası yok. Bizim kahvemiz çok daha gövdeli, köpüklü ve damakta kalışı çok daha uzun sürüyor. Diğer kahvelere göre iyi kalite kahve çekirdeklerinin orta kavrulmuş halinin çoook ince çekilmesiyle elde ediliyor.

İstanbul’da ilk kahvehane Tahtakale’de Kiva Han’da açılmış. Ama şimdiki kahvehaneler gibi aylaklık merkezi sanmayınız, çok eğitimli ahalinin özellikle ilgi gösterdiği, fikir alış verişlerinin yapıldığı, şiirlerin okunduğu yerlermiş. Ama tabii fikir olunca düşünmek lazım, bu durum -fazla düşünmek- falan tehlikeli takdir edersiniz. Kanunî Sultan Süleyman döneminde, Şeyhülislam Ebusuud Efendi, kömür derecesinde kavrulan maddeleri içmenin haram olduğunu söyleyerek kahveyi yasaklatmış. ❌ Eee tabii kahve güzel insanları bir araya topluyor, düşündürüyor, konuşturuyor. Bu da olmuyor, III. Selim, III. Murat ve I. Ahmet zamanında da (15-16. yy.) yasaklar devam etmiş. Ama sonrasında bir şekilde aşılmış işte… Belki de adının gelmiş olabileceği bir başka Arapça sözcük “kahva” şarap demek olduğu için bu şekilde bir yasağa maruz kalmıştır.🍷


Bu arada Avrupa kahveyle bizim sayemizde tanışmış.

Mesela Fransızlar, kahveyi siyaset nedeniyle tanımışlar. Zamanın son Osmanlı elçisi, başarısızlık nedeniyle geri çağrılmış. Sadrazam Köprülü o esnada tam olarak neler olduğunu anlamak istemiş. Hızla Fransa Kralına bir mektup yazılmış. Güneş Kralının tam olarak ne istediğini anlamak üzere yazılan mektubu teslim etmek üzere 20 kişilik maiyetiyle ulak Müteferrika Süleyman Ağa yola çıkmış. Yanlarında kahvecisi Kirkor. Müteferrika pek akıllı, pek hoşsohbet bir adam, Paris’te bulunduğu esnada soyluları ağırlıyor ve kendilerine kahve ikram ediyor. Paris soyluları bu davetlerden almak için sıraya giriyor. Bunu duyan gösteriş meraklısı güneş kralı Kral XIV. Louis kendisine sadece bir mektup iletecek Osmanlı’nın büyükelçi değil, sadece basit bir kuryesi olan Müteferrika Süleyman Ağa’yı karşılamak için altından elbiselerini giyip, hazırlanıyor. Mektubu sunarken büyük Türk elçisiyle karşılaşacağını sanan kralı nasıl bulduğunu soran soylulara Süleyman Ağa’nın yanıtı “Sultanımın atı bile daha iyi görünür” olunca da küplere biniyor tabii😂. Üstelik sonrasında Süleyman Ağa’nın elçi olmadığı da ortaya çıkmış, yanıt da ağızdan ağıza dolanmış. Çıldıran Kral, asillerin gözündeki küçük düşüş hikayesini unutturmak için Molière’e Türkleri rezil edecek bir komedi sipariş etmiş. Fakat Molliere öyle bir yazmış ki sağ olsun “Le Bourgeois Gentilhomme” “ Kibarlık Budalası” Türkleri değil, kralın kendisini ve Fransa’yı komik duruma düşürmüş bir oyun olmuş. Böylece Süleyman Ağa Fransızlara iki şey hediye etmiş oluyor: biri çok bilinen Haldun Dormen tarafından yıllardır oynanan “Kibarlık Budalası” diğeri iki gözümün çiçeği Türk Kahvesi.😍

Avusturyalılar ise kuşatma zamanında Türklere tercüme yapan Leh Yahudisi Kolschitzky, Türkler çekilirken kalan, deve yemi sanılan ve değersiz görülen kahve çuvallarını yakacaklarken alıp açtığı şimdilerde kendi adıyla anılan sokakta bulunan kahvehane sayesinde tanışmışlar. Ama bence Fransızların hikayesi daha keyifli… Daha pek çok milletin hikayesi var aslında da bence hala devam ettiği için Avusturya önemli…Hakikaten pek güzel kahve yaparlar.

Bir de Yunan kahvesi var ki bizimkine rakip derler, yok efendim aynısı derler. Yok katiyen inanmam ben… Bir kere çok daha hafiftir. Telvesi namevcut. Şöyle bir keyifle çevirip güzelinden fal bakılmaz. Yunan’ın bir sürü şeyini severim ama kahvesi bana çok da hitap etmez bakın Frappe deseniz başım üstüne onun klasmanı farklı ama Türk kahvesinin yerini tutamaz kahveleri. Aaa Dedeağaç’ta çok güzel kahve kavururlar ama… Gerçi orası da Türklerin en yoğun olduğu bölge. Ah Yunan ve Türk kahveleriyle ilgili keyifli bir hikayem var aslında. Zamanın birinde kıymetli hocam Yasemin Boran ile Atina’ya gittik biz! Bir dönem bir Yunan gazetesinde Astroloji yorumu yazıyordu. Bir tercümanımız var. Pek tatlı bir amca, ben diyeyim adı Yorgo siz deyin Kosta, vallahi hatırlamıyorum. Hulusi Kentmen tipli pek tonton, eski bir İstanbul beyefendisi, burun her daim kırmızı, kendisi akşamcı. Pek güzel bir Türkçe konuşuyor. 6-7 Eylül olayları sonrası göçenlerden. Ben bir günde 5-6 kahve içiyorum, zira hafif geliyor, ayılamıyorum. Bir ara yanıma geldi. “Söyle bakalım, Türk kahvesiyle, Yunan kahvesi arasındaki fark nedir?” dedi. Valla dedim “Sizinki pek hafiftir.” “Yook be küçüğüm” dedi. “Bak burada Türk kahvesi istersin, Türk kahvesi gelir. Grek coffee istersin, Türk kahvesi gelir yanında da su” bir de atmaz mı gevrek kahkasını… Ama ben kabul etmiyorum. Çok bence ikisinin farkı…

Eh bu da bizi su hususuna getirir elbet. Bu husus önemli. Aslında kahve ve su, bu ikisinin bir arada olması elzem. Zira kahvenin içinde böbrek taşı yapan oksalat diye bir madde var. Bunu da vücuttan atmanın en önemli yolu su içmek! 💦

Ama biz niye suyla ikram ediyoruz derseniz rivayet muhtelif; yine Osmanlı da elbette padişahın zehirlenmesi riskine karşı çeşnicibaşılar var ama tek kişilik cezvede kaynayan kahveye ne yapsınlar. Onlarda çözüm olarak; kahvenin yanına su koymayı bulmuşlar. Padişah içmeden önce kahveye parmağını daldırıp, yanındaki suya sokuyor, suya karışmasını takip ederek zehir olup olmadığını anlıyor. Yani su olmazsa olmaz.

Bir de eskiden gelen misafirlere Türk kahvesi ikram edilir, kahvenin yanına da küçük bir bardakta su konulurmuş, ki hala öyle. Misafir, suyu kahveden önce içerse karnının aç olduğu, önce kahveyi içerse sadece sohbet etmek amacıyla geldiğini anlatmış olurmuş. Bu da su geleneklerinden biri…

Bana sorarsanız öncesinde bir su içip, damak başka aromalardan arındırılmalı ki kahvenin güzelim kokusu genizden burna rahatça çıksın. Hem ayrıca ben baktım ki, tam da benim istediğim yoğunlukta pişmemiş kahve ( ee yani yavaş yavaş pişecek, telvesi oturacak, köpüğü güzelce çıkacak) o zaman yanındaki bardağa dokunup bir damla suyu damlatıveririm içerisine ki telve otursun. Bu da size benden bir küçük tüyo olsun 😉

Bir de lokum konusu var. Herkesin tercihi olmayabilir ama tabii bu konuda da benim favorilerim var. Tabii rejimde olmadığım zamanlar bu konuya daha fazla eğilmek mümkün oluyor yoksa yok. Ben en çok kaymaklı lokum seviyorum. Favorim Balık Pazarındaki Üç Yıldız Şekercisi.,( bugün çok tatlıyım sitelerini buraya bırakıyorum.) Ama güllü ne naneli lokum da ikram edilirse geri çevirdiğim görülmedi doğrusu. Yine Üç Yıldız’a gelirsek, yılların geleneği beyaz tatlıyı da atlamamak lazım. Kökenini aslında ciddi ciddi araştırmışlar, yolunuz düşerse çok da güzel anlatırlar. Beyaz tatlı bir macun denilebilir. Vanilyalı ve Turunçlu’su var. Ben vanilyalısını daha fazla severim. Kahveyle birlikte gelen suyun içerisine bir çay kaşığı ile konulur. Kahveyi içerken bir taraftan da yavaş yavaş onu yersiniz. Sonunda da suya geçen kokusunu içinize çekerek içersiniz. Ben başka bir yerde satıldığını sanmıyorum. Ama bilmiyorum da.

Bu Türk Kahvesi konusuna en uygun müzik grubu Ezginin Günlüğü galiba… “Fincana kahve koydum gel…”diye başlayan “Zerdaliler” diye bir şarkısı var. Tam da bu ara sahiden içimi sızlatır. Buraya #Spotify linkini bırakıyorum. Dost sohbetidir kahvenin sevdireni aslında 40 yıl hatırı olan işte… Bu ara n’apalım sadece #Facetime ‘da... Ama kahvenizi itinayla kapatınız, hafif soğuduktan sonra fincandan bir ruh hali kontrolü şarttır. Lütfen eksik etmeyiniz! Yetmez kalan telveye biraz Hindistan Cevizi yağı karıştırıp peeling olarak kullanınız ki, bu sevimsiz günlerde hiç değilse cildiniz ferahlasın.

İstanbul’daysanız ve iyi bir Türk kahvesi içmek isterseniz de birkaç mekan önerim olabilir.

Şark Kahvesi/Kapalıçarşı; Okul çıkışlarımda uğradığımız sonrasında kahvesinin güzelliği, ortamının da keyfi nedeniyle asla gitmeyi ihmal etmediğim yerlerdendir. Son derece otantik bir mekan. Tarihi dokuyu yıllardır koruyan, bu enteresan ortam sadece kahvesiyle değil, aslında kış aylarında içebileceğiniz salebiyle de başka bir listenin baş sırasına oturabilir. Kum ateşinde ve pirinç cezvede pişirilen kahvelerin yanında lokum da ikram ederler.

Bebek Kahve/ Bebek; şöyle Boğaza nazır keyifli bir kahve için ideal. Yılların kahvesi taa Bebek bir balıkçı köyüyken bile varmış. Elbette şu an memleketin en lüks yerlerinden biri. Bu vasıfla her gün ünlülere de rastlamanız mümkün. Hem belki şanslısınızdır. Kahvenize martıların yanı sıra geçiş yapan yunusların manzarası da eşlik eder.


Çınaraltı Kahvesi/ Kuzguncuk; Pek sevdiğim bu çok kültürlü semtin Boğaza açılan kapısı adeta bu minnoş mekan. Aslında Çay simit keyfi için de idealdir ama konumuz kahve olduğu için en fazla kahvesini övmek lazım. Lakin Boğazın havası martıların sesi bir de manzarasıyla sizi bir anda başka bir dünyaya çekebilecek bir tavsiye burası.

Mandabatmaz / Beyoğlu; konunun en meşhurlarından . “Kahvenin öyle yoğun köpüğü var ki üzerine manda koysan batmaz” denirmiş. Adı bu şekilde edinilmiş. Mini mini bir dükkancıktı, Mandabatmaz. Öğlen aralarında yer bulmak ne zordu bir bilseniz. Şimdilerde büyüdü kocaman oldu ama hala bulunduğu sokağa ismini veren minik dükkan yerli yerinde. Çekirdeğin tazeliğinden pişirme suyunun sıcaklığına, ateşin harından sunum süresine kadar her aşamaya dikkat ederler. Buna rağmen hızlı olduğu da bir gerçektir. İçmesi de hızlı oluyor. 4. sıraya düşmesinin de tek sebebi budur bende zira ben kahvenin yavaş yavaş içilip sohbetin uzamasından yanayım.


Sade Kahve/ Rumelihisarı; İstanbul'da bulabileceğiniz en güzel kahvaltılardan birinin ardından içebileceğiniz en güzel kahvelerden birini daha içmek için oldukça keyifli bir yer. Manzara miss, haftasonları çok kalabalık ama hafta içi denk getirebilirseniz değmeyin keyfine…


Pierre Loti Kahvesi/Eyüp; Teleferikle kolayca çıkılabilecek bir yer. Buranın da manzarası kahve keyfinin artmasını sağlayacaktır. Zira kahvesi öyle diğerleri kadar iyi sayılmaz. O nedenle yanınıza sohbetinizi alıp gidin derim.


Ve tabiii Dibek kahvesinin en güzelinin yapıldığı Cunda ve Bozcaada’yı es geçmemek lazım. Cunda Taşkahve’de, Bozcaada Çınaraltı Kafe’de kahve içmek hakikaten yolunuz düşer ise kaçırılmayacak birer dinlenme fırsatı sunacaktır. Ayrıca Cunda Taş Kahve’de sakızı Midilliden gelen sakızlı kahve de deneyebilirsiniz. Her zaman değil ama ben arada içmeyi çok severim. Tavsiye ederim.

Çok çok güzel bir ev yapımı Türk kahvesi içmek isterseniz, o zaman orta kavrulmuş kaliteli 100% Arabica çekirdekleri incecik çektirerek yada pirinç bir değirmeniniz varsa kendiniz de çekebilir ve kendi kahvenizi pişirebilirsiniz. (anneannem çektirirdi eskiden bana, ne kollarım ağrırdı yahu😂, ama mis gibi de kokardı). En azından harmanın kalitesini kontrol etmiş olursunuz. Bulursanız zarf fincanlarda içmesi pek keyifli olur. Ama diyelim ki bulamadınız, normal fincan deneyin yine de içmeyin o espresso fincanlarında. Pek kalın onların kenarı kahve zevkini bozuyor bir kere… Ya bir de çok rica ederim cezveyi böyle mikroplu gibi deterjanla yıkamaktan vazgeçiniz. Piştikçe üzerinde kahve yağı kalır, odur asıl lezzeti veren. ( Yok ben alışamiicam bu #Corona lı günlere 😂) Tabii bu da konuyu dibek kahvesine getirir. Getirir amma bu kulunuz da onu bir başka bir gün anlatsın. Yazıktır, yoruldu. Hem onun bir Ayvalık, bir Bozcaada yazısı içerisine oturtmak da güzel olabilir yani! Ah be karantina … Canım çekti güzelim gün batımlarını… Ne biliiim muhabbetle uzamış rakı sofralarının ardından gelen kahve sohbetlerini… Bahar da geliyor ki sormayın, kaldık evlerin içinde.😌

Kalın sağlıcakla…

#türkkahvesi #evkeyfi #acıkahve #40yılhatırıvar #kahvesohbeti

bottom of page